Anasayfa Hangisi Absürd Tiyatro?
Prş, 20 Kasım 2008
Hangisi Absürd Tiyatro? (Edward Albee) Tanıdığım ve sezgisinin şaşmazlığı mantığından daha çok saygı görmesi gereken bir Tiyatrocu geçen hafta şöyle bir tespitte bulundu; “Absürd tiyatro sona doğru yaklaşıyor, yakında kaybolacaktır” Şimdi bu, görünürde, sadece son birkaç yıldır Amerikan milli şuurunda bir iz bırakmaya çalışan bir tiyatro akımına karşı oldukça komik ve tuhaf bir tavır. Ya da öyle mi?Samuel Beckett’in “Krapp’ın son bandı”, Jean Genet’nin “Balkon” u, (her ikisi de off-Broadway Tiyatrolarda uzun dönemler boyunca sahnelenmişlerdir) ve Eugene Ionesco’nun “Rhinoceros” unun - abartılı bir duygusallıkla sahnelenmiş de olsa, Broadway’de kayda değer bir sezon geçirmiştir-seyirciler tarafından değerlendirilip, yetersiz bulunduğu sonucunu mu çıkarmalıyız? Halen New York’un off-Broadway tiyatrolarından Cherry Lane Tiyatrosunda sahne alan ve Beckett, Ionesco, Genet, Arrabal, Jack Richardson, Kenneth Koch gibi yazarların ve benim eserlerimi sahneleyen Absürd Repertuar Topluluğunun, Amerika’da akımın böyle bir toplu sunumunu ilk kez gerçekleşiyor oluşunu, aynı zamanda akıma bir tür elveda olduğunu mu varsaymalıyız? Absürd Tiyatronun ünlü ve önemli bir temsilcisi olduğum söylendiğinde, çok rahatsız oldum. Çok rahatsız oldum çünkü bu terimi daha önce hiç duymamıştım ve derhal kent merkezi dışındaki tiyatrolara uyan bir terim olduğunu düşündüm.Düşününce, estetik kriterleri şu bahsedeceğim şeylere benzeyen bir tiyatrodan daha absürd ne olabilir?“İyi” oyunun, para getiren, “kötü” oyunun, getirmeyen olduğu;Oyuncuların halk’ın kafasındaki imajlara uymak adına, oyunları yeniden yazdırdıkları bir Tiyatro,oyun yazarlarını kendilerini devasa çarkların küçük dişlileri gibi hissetmeleri için teşvik eden ( ne tuhaf bir kelime!) bir Tiyatro,taklidin, taklidin taklidine talep doğurduğu bir Tiyatro,Londra’da “liste başı” olan oyunların ister istemez , şövenizme bir tür ters düşmeyle , sömürgenin krallığa reveransından pek de farklı olmayan bir şekilde karşılanan bir Tiyatro,Mülk sahipleri ve tiyatro patronlarının bilinmeyen değişkenlerin başarısını önceden belirledikleri bir Tiyatro,herkesin, sanki bu dünyadaki son sığınağa erişebilmek istercesine fatura kesmek için yanıp tutuştuğu bir Tiyatro,bir tam sezon boyunca Beckett, Brecht, Chekhov, Genet, Ibsen, O'Casey, Pirandello, Shaw, Strindberg ya da Shakespeare’ den tek bir oyunun oynanmadığı bir Tiyatro.Düşündüm de gerçekten, bundan daha absürd ne olabilir? ( Bunlar benim çıkarımlarım tabii.. anlaşılacağı üzere.Buradan yola çıkarak, Absürd Tiyatro, Martin Esslin’in mükemmel kitabın’ın başlığı olmanın yanısıra, genişçe avant-garde Tiyatro olarak da adlandırılıyor. Bu söylem, Avrupa’nın en yetkin ve maceracı oyun yazarları ve takipçilerinin tiyatro metodları ve felsefi yaklaşımlarını layıkıyla tanımlamaktan biraz uzak. Utancım biraz azaldı, fakat hala biraz kuşkuluyum. Doğrusu; etiketlerden hoşlanmam, kolayca yapıştırılıp, toplumun düşünmeyi bırakmasına yol açabilirler. Ve Absürd Tiyatro yazarlarının sadece, aynı şeyden yola çıkarak, belli belirsiz farklarla benzer şeyleri, yaklaşık olarak aynı dönemlerde yapıyor gözükmeleri anlamında bir grup oluşturdukları anlaşılmadıkça, etiketleme, etiketin kendisinden daha absürd olacaktır.Oyun yazarları doğaları gereği şikayetçi, içe dönük, kıskanç, hırslı, kuşkucu ve genelde oldukça hoş insanlardır ve büyük çoğunluğu, kabaca şuna benzer bir diyalogda samimiyetsiz bulunamazlar;IONESCO (Bahçenin sol yanındaki masalardan birinde, Beckett ve Genet’nin geçmişi neşeyle anmalarına kulak kabartırken)GENET Hey, bu Eugene! Sam, Eugene burada!BECKETT Ulan şansa bak ya! Selam Eugene selam!..IONESCO Oturun, çocuklarGENET Hayhay!IONESCO (Ellerini ovuşturur)..İşte bu tam anlamıyla bir Absürd Tiyatrodur. Şunu da ilave etmek isterim ki;bir milletin sağlığı, talep ettiği sanat ile ölçülür. Televizyonda ısrar ediyoruz ve filmlerimizin hiçbirşeyle hiçbir meselesi yok, adeta hayali bir dünya. Eğer aynı fonksiyonu canlı Tiyatromuzdan beklersek, ( kimsenin bahsetmediği) dans ve (kimsenin dinlemediği) müzik hariç görsel ve işitsel Sanatlardan geriye ne kalır? Son iki, üç yıldır iş gereği pek çok seyahat fırsatım oldu; örneğin Berlin, London, Buenos Aires; ve bu seyahatlerim sırasında ilginç birkaç şey keşfettim. Gördüm ki bu ve diğer büyük şehirlerdeki seyirciler, ticari Tiyatroları talep ediyor ve içerisinde “saçma ve çöp”ün bir kural değil istisna olduğu oyunlardan oluşan bir sezon elde ediyorlar. Bakacak olursak, Berlin’de 1959’da büyük salonlarda Adamov, Genet, Beckett ve (doğal olarak) Brecht oynuyordu, bu geçtiğimiz sonbahar Beckett tekrar, Genet tekrar, Pinter iki kere vs. Diğer tarafta Buenos Aires’te yüzden fazla deneysel Tiyatro var.Bu oyunlar, Berlin’de, bunlara karşı veya tepkisiz bir seyircinin önüne konulamaz; Buenos Aires’teki bu deneysel tiyatrolar da düzenli bağışlar olmadan varolamaz. Sonuçta, - ve bir tiyatronun diğer sıkıntıları ne olursa olsun varılan nokta her zaman budur-, toplum layık olduğunu alacaktır, daha iyisini değil.Bu seyahatler sırasında farkettiğim bir başka şey’de şu, genç insanlar Tiyatroda yeni ve taze olana akın ediyorlar. Çok şükür ki bu Amerika için de geçerli. Konuşmak için gitmiş olduğum çeşitli kolejlerde, hevesli, cana yakın ve bilgili bir kitleyle karşılaştım, avant-garde ‘a yönelen herkes kadar Broadway sahnesinden ümidini kesmiş bir kitle. Bu genç insanların arasında popüler kültürle çok şekillenmemiş, dolayısıyla popüler kültürün tepkilerini yarıya kadar kesebilen bir kitle de vardı. ( Bu arada ilginçtir ki, eğer bir off- Broadway oyunu hatırı sayılır bir süre oynarsa, genç izleyiciler orta yaşlara gelir, oyun devam ettikçe paltolar yerini kürklere bırakır, yayalar ve metro kullananlarsa, taksi kullanmaya başlarlar. Broadway’de ise tam tersi geçerlidir.Gençler, elbette, her zaman değerleri sorgulayan, statükoyu sarsan, slogan ve mottoların sözü edilmeye değer olup olmadıklarını göz önünde bulunduranlardır.Zamanla, maalesef, pek çoğu kendi yaşam anlayışlarındaki kolaya ve standart olana yerleşirler ama bu arada..bu arada onlar muhteşem, uyanık, canlı ve verileni almaya açık bir seyircidirler. Ve şunu söyleyecek kadar ileri gidebilirim ki, koltuğundan kalkarak Tiyatronun gerçekten ne olduğunu bulmaya çalışmak, Tiyatro ile çok az-çok ilgilendiğini söyleyen herkesin sorumluluğudur. Çünkü durgun ve sorumsuz bir Tiyatroyu yaratan tembel seyircidir.Şimdi, sezgisi şaşmayan tiyatrocu arkadaşımın Absürd Tiyatro’nun ( ya da Avant-garde Tiyatro’nun ya da nasıl adlandırmak istiyorsanız onun) sona doğru yaklaştığını söylerken haklı olabileceğinden şüphe ederim.Ya da en azından değişim geçiriyor olduğundan. Tüm yaşayan organizmalar, düzenli olarak değişim geçirirler. Ve, bu tiyatronun doğasının sabit kalacağı kesinken, biçimleri, yöntemleri –dilerseniz ögeleri – muhakkak ki mutasyona uğrayacaktır. Bu Tiyatronun yokuş aşağı gitmek gibi bir niyeti yok, ve genç oyun yazarları da yakın geçmişten yararlacak ve onu kendi ihtiyaçlarına yoğuracaklardır. ( Örneğin Harold Pinter, “The Caretaker”ı Samuel Beckett var olmasaydı yazamazdı, ama Pinter yine de kendi belirlediği yönde ilerlemektedir). Benim tahminimce Amerikan Tiyatrosu her zaman Ibsen/Çehov sonrası geleneğe, Fransız Tiyatrosundan daha yakın duracaktır. Bu bizim ülke olarak, toplum olarak doğamızda var. Fakat biz, denemelere devam edecek ve ilginizi bekleyeceğiz.Renk ve şeklin algılarımızdaki karşılıklarının, empresyonist ressamların zihinlerini tuvale yansıtmalarıyla birlikte sonsuza dek değişmesi nasıl gerçekse, Absürd Tiyatro oyun yazarlarının da tiyatronun algılarımızdaki karşılığını değiştirdikleri aynı biçimde gerçektir.Ve son bir şey daha; Avant-garde tiyatro eğlencelidir, dili cüretkar ve serbesttir, cesurdur, yerleşmiş inanç, gelenek veya kurumlara karşı saldırgandır ve genelde çok vahşice eğlencelidir. Eğer buna, çocuksu bir masumiyetle yaklaşırsanız- standart tepkilerinizi bir kenara koyarak, çünkü zaten geçersizleşirler- kendi içerisinde ve kendine özgü koşullarıyla anlamaya çalışırsanız, sanırım özgürleştirici bir sürprizle karşılaşırsınız. Sanıyorum artık, çıkışta yolun yarısına gelmeden aklınızdan uçup giden oyunladan memnun olmazsınız.Sadece kendinize bir iyilik yapıyor olmakla kalmayacak, aynı zamanda harika zaman geçireceksiniz. Bu iki harika şeyin birarada günahkar bir karışım olduğunu düşünsem de, yine de tavsiye ederim.(Bu yazı 25 şubat 1962 tarihinde New York Times gazetesinin kitap ekinde yayınlanmıştır)
© 2008 terstiyatro - Arda Karapınar